Hakikatin Hükümsüzlüğü

Türkiye’de Neden “Haklı Olmak” Yetmez?

Türkiye coğrafyasında gerçeklerin, ne yazık ki, kendi başına bir hükmü kalmamıştır. Burada toplumsal yaşam, somut olgular üzerine değil, sarsılmaz inançlar üzerine inşa edilir. Ancak asıl trajedi, insanların bu inançları hür iradeleriyle seçtiklerini sanmalarıdır. Oysa ki bu inançlar birer tercih değil; korkuların, öfkelerin ve zihinsel tembelliklerin birer sonucudur.Bu topraklarda gerçeğin sesi, üç büyük gürültü tarafından bastırılır:

1. Korkunun Esareti

İnsanlar inandıkları şeye, gerçeği aramaktan korktukları için sığınırlar. Çünkü Türkiye’de gerçeği dile getirmenin, “sürüden ayrılmanın” ve konfor alanını terk etmenin ağır bir bedeli vardır. Hakikati haykırmak cesaret ister; ancak çoğunluk, bu yüzleşmenin getireceği dışlanmadan veya cezadan ödü koparak, güvenli yalanların limanına sığınmayı tercih eder.

2. Öfkenin Körlüğü

İkinci grup ise öfkeleri yüzünden inanır. Kutuplaşmış bir toplumda, gerçek eğer “karşı tarafın” veya “düşmanın” işine yarıyorsa, o gerçek derhal reddedilmelidir. Hakikatin kimin ağzından çıktığı, hakikatin kendisinden daha önemli hale gelmiştir. Bir insan, sırf sevmediği birinin haklı çıkmasına tahammül edemediği için, gözünün önündeki somut gerçeği inkar edebilir.

3. Tembelliğin Konforu

Ve son olarak, zihinsel tembellik… Özgür düşünmek, sorgulamak, analiz etmek ve verileri süzgeçten geçirmek büyük bir çaba ve enerji gerektirir. Oysa hazır şablonlara, sloganlara ve kalıplara inanmak kolaydır. İnsanlar, gerçeği aramanın zahmetine girmektense, önlerine sunulanı kabul etmenin getirdiği o uyuşukluğu tercih ederler.

Sonuç: Haklılığın Çaresizliği

İşte bu yüzden, Türkiye’de bir tartışmada haklı olup olmamanızın hiçbir önemi yoktur. Elinizde belgeler, kanıtlar veya evrensel doğrular olsa bile, karşınızdaki duvarı aşamazsınız. Çünkü karşınızdaki kişi sizinle değil; kendi korkusu, kendi öfkesi ve kendi tembelliğiyle bir ittifak halindedir.

Siz ne kadar haklı olursanız olun; onlar, inanmak istedikleri yalanlara inanmaya devam edeceklerdir. Çünkü gerçeği kabul etmek, bir karakter devrimi gerektirir ve ne yazık ki bu devrim, inancın konforuna yenik düşmüştür.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir